FARK YARATANLAR ÖNE ÇIKANLAR

İlkel Sanata Yolculuk

“İlkel” olanın değeri nedir? Neden bireyler bu muhteşem gökdelenlere, gösterişe ve ileri teknolojiye rağmen mutsuz görünüyorlar? Yüksek binalar şehirlerimizin her yerine parazitler gibi yayıldığında doğa ne hale geldi? Tarih boyunca, ilkel kavramı, aşağılanma aracı olarak kullanılmıştır. “Modern” dünya, çoğu zaman yerli halkı ilkel ve hatta barbar olarak nitelendirdi. Özellikle, Coğrafi Keşiflerden sonra, çok sayıda yerli insan katledildi ve köleleştirildi. Dahası, sanatları göz ardı edildi ve hafife alındı. Yerli halkın eserleri, sanat eseri olarak bile görülmedi. Neyse ki, bu insanların sanatına değer veren ve “ilkel” olandan etkilenen sanatçılar ortaya çıktı. 16. yüzyılda, Fransız filozof Michel de Montaigne, genel inanışın aksine “ilkel” dediğimiz insanların bir değeri olabileceğini vurgulayan ilk insanlardan biriydi. Yüzyıllar sonra, 20. yüzyılın başlarında, bir Rus ressam Alexander Shevchenko sadece ilkel olana değer vermekle kalmadı; aynı zamanda ilkel sanata dönüşün önemini vurguladı.

Öncelikle, Montaigne, makalelerinde, dinleri ve kültürleri bizden farklı olan yerli halkın barbar olarak tanımlanamayacağının altını çizdi: “Herkes alışık olmadığı şeyi barbarca buluyor.” Yerli halkın bizden farklı görünüyor olabilirdi, inançları bizden farklı olabilirdi; hatta hiçbir kıyafet giymeden dolaşıyor olabilirlerdi. Bütün bunlar, bu kültürel farklılıklar onları barbar yapmaz ve bu kültürel farklılıklar onları küçümsemek ya da katletmek için bir sebep olamazdı. Ayrıca, “Yamyamlar Üzerine” adlı makalesinde Montaigne, açgözlülüğümüz ve hırsımızla barbar dediğimiz yerel halkı barbarlıkta oldukça aştığımızı söylüyordu. Montaigne buna savaşlardan bir örnek verir: Bizler, kanlı savaşlardan sonra düşmanlarımızın malını ve mülkünü yağmalamaktan geri kalmamışızdır. “İlkel” diye nitelendirdiğimiz bu insanlar ise, savaştan sonra dahi düşmanlarının malına ve mülküne dokunmamaktadır: “…zafer, onurdan başka bir şey sağlamıyor onlara; değer ve erdem bakımından üstünlüklerini göstermiş oluyorlar yalnız. Yenilenlerin malına mülküne ihtiyaçları olmadığı için kalkıp yurtlarına dönüyorlar ve orada hiçbir şeyin eksikliğini duymadan kendi varlıklarının tadını çıkarmasını, onunla yetinmesini biliyorlar. Savaşı berikiler kazanırsa onlar da öyle davranıyor.” Dolayısıyla, Montaigne, bize ilkel olanın ne nahoş ne de yetersiz olduğunu göstermek açısından tarih üzerinde önemli bir etki yapmıştır. Kim tahmin ederdi ki bu küçümsenen yerli insanların yaşamları ve eserleri gelecekte büyük ilgi toplayacaktı!

1900’lerin başlarında sanatta “ilkel” olana bir dönüş yaşanmaya başladı. Daha önce, yerli halkın yarattığı eserler bir sanat eseri olarak görülmüyordu. Bireyler maddi olarak zenginleştikçe, ruhsal olarak acılara gömüldü. O zaman bile birçok insanın yüksek daireleri ve arabaları vardı. Teknoloji ilerliyordu. Ülkeler arasındaki rekabet, teknolojinin ve üretimin gelişmesiyle artmıştı. Kanlı savaşlar kaçınılmazdı ve tüm bu muhteşem gökdelenlerden, makyajlardan ve ileri teknolojiden mutsuzduk. Bütün bunlar, belki de bireylerin maddi açıdan zenginleşirken, ruhsal açıdan boşluğa gömülmeleri sanatta da gerçekliğin sorgulanmasına yol açmıştı. Almanya ve Rusya’da çok sayıda sanatçı ilkelcilik sanat anlayışıyla sanat eserleri yaratmaya başladı. Artık esin kaynağı olarak alınabilecek bir doğa bulmak oldukça zordu. Bu, sanatta gerçekliğin sorgulanmasına yol açtı. Rus ressam Alexander Shevchenko, ilkel insanlara hak ettikleri değeri veren sanatçılara örnek gösterilebilir. 1912’de ShevchenkoAlexander Shevchenko, “Neo-Primitivizm: Teorisi, Potansiyeli, Başarıları” başlıklı bir makale kaleme aldı. Bu makalede artık taklit edilecek bir doğa kalmadığını dile getirdi. Doğa artık var olmuyordu, apartman bloklarından, asfalt yollardan var olan bir doğaya ne kadar doğa denilebilirdi? Robotlar gibi yaşamaya alışır olduk; uyanmak, yatağa gitmek, yemek yemek, çalışmak ve bu hissiyatın içindeki mekanik harmoni bütün hayatımıza yansıdı. Fakat bizim ruhsal ve sanat hayatındaki anlayışımıza yansıyamaz.” Shevchenko, makalesinde. Başka bir deyişle, artık doğa olmaktan çıkmış olan bu doğa, sanat eserleri için ilham kaynağı olamaz. “Doğanın basit, fiziksel bir kopyası artık bizi tatmin edemez.” ve “Natüralist (tabiatçı) resim bizim için mevcut değil; tıpkı temizlenmiş, kumlanmış veya asfalt yollarda, su şebekesi ve yapay ışık olmadan, telefon veya tramvay olmadan doğa var olmadığı gibi.” diyordu Shevchenko. Belki de bu sebeple, eski ve klasik formları tamamen reddetmemekle gerçek sanatın hala ilkel olanda yatmakta olduğunu düşündüler. Buna ek olarak, Shevchenko makalesinde günümüzde gittikçe yaygınlaşan “gösterişe” de dikkat çeker. Bir şey ne kadar çekici ve süslü olursa, o kadar güzel algılanır. Öte yandan Shevchenko, gösterişi popüler lezzetin bozulmuş güzelliği ile bağdaştırdı:
“Görkemli güzellik, pazarın aldatıcı karmaşıklığı, halkın zevkini yitirmesinin bir ürünüdür.”
İlkel ressamlar için, güzellik basitlikte yatıyordu. Tüm bunlar bize güzelliğin zengin ve gösterişli mobilyalarda ya da süslü altın mücevherlerimizde yatıp yatmadığını sorgulatıyor.

Dahası, yazın alanında da sade ve anlaşılır yazmanın önemini yeri gelmişken vurgulamak mümkün. Tarih boyunca sade ve anlaşılır yazmanın, süslü ve gösterişli yazmaktan daha çok emek gerektirdiğine dair yapılan birtakım tartışmalar vardır. Alman filozof Arthur Schopenhauer, meslektaşı Hegel’i bu sebeple eleştirir. O dönem, Hegel’in ders verdiği sınıflar dolup taşmakta ve kitapları yok satmaktaydı. Schopenhauer ise bunu Hegel’in anlaşılması güç diline bağlıyordu. Bununla birlikte, Schopenhauer, Hegel’in başarısını, anlaşılması zor olan diline bağladı. Schopenhauer’a göre, insanlar Hegel’in kitaplarından çok etkilendiler çünkü onun anlaşılmaz dilini asla tam anlamıyla anlayamadıkları için bir dahi olması gerektiğini düşünüyorlardı. Ancak, Schopenhauer basit ve anlaşılabilir olmanın daha fazla zeka gerektirdiği fikrini savundu. İlkelcilik akımının etkisinde bulunan birçok ressam da basit fırça darbeleriyle gösterişten uzak sanat eserleri meydana getirdiler. Bu basit fırça darbeleriyle yapılmış resimlerin arkasında büyük bir hayal gücü yatıyordu.

Sonuç olarak, “ilkel” ve “basit” olanı savunmanın kibrimizi nasıl incittiğini anlamak mümkün çünkü onları yıllardır kendimizi onlardan üstün görmeye alıştık. Sade olanın da bir zerafeti olabileceğini unuttuk; altın ve elmastan oluşan süslü dünyalar meydana getirdik. Dahası, yerlilerin sanatlarını ve onlardan öğrenebileceğimiz şeyler olduğu gerçeğini görmezden geldik. İlkel sanata geri dönmek ve ilkel sanatın değerini kabul etmek, önyargıları yıkmak anlamına geliyordu; belki de ilkel sanattan nefret edilmesinin nedeni buydu. Belki de bu yüzden Hitler, ilkelcilik akımının etkisindeki ressamların eserlerini ibret ve bir utanç sembolü olarak göstermek için bir sergi açtı. 9 Temmuz 1937’de Nazi Partisi Münih’te iki büyük sergi açacaktı: Alman Sanatının Büyük Sergisi (Große Deutsche Kunstausstellung) ve Dejenere Sanat Sergisi (Entartate Kunst) . Dejenere Sanat Sergisi ‘de, ilkelcilik akımı etkisindeki ressamların eserleriyle alay etti, çoğu yıllar sonra Naziler tarafından yakıldı. Bu aşağılanma ve nefrete rağmen, “ilkel sanat” sanat tarihi üzerindeki etkisinden hiçbir şey kaybetmedi. Kaybeden taraf yerlileri ve sanatlarını küçümseyenlerdi. Aşağıda, ilkelcilik sanat hareketinin etkisi altında çizilen resimleri bulacaksınız:

Emil Nolde, Still Life with Masks III, 1911
Pablo Picasso, Les Demoiselles d’Avignon (The Young Ladies of Avignon), 1907
Emil Nolde, Dance Around the Golden Calf, 1910
Wassily Kandinsky, Lyre,1907
Franz Marc, Sleeping Shepherdess, 1912

Related posts

Sharon Tate

Batuhan Bağatır

“Sarı Duvar Kağıdındaki” Özgürlük

Burcu Uzun

“Öylesine yumuşayayım, sevecen olayım ki öylesine hani, erkek değil de, pantolonlu bir bulut desinler bu!”

Burcu Uzun

Leave a Comment