POPÜLER KÜLTÜR Sinema

Takıntılı Bir Yönetmen: Wes Anderson

TAKINTILI BİR YÖNETMEN: WES ANDERSON

İlgi alanlarınız sinemanın Indie tarafına yönelmese bile, yaygın eleştirel övgülerde, şöhret arttıran ödül törenlerinde veya zekice yaptığı oyuncu tercihlerinden dolayı muhtemelen Wes Anderson’ın adını duymuşsunuzdur. Kendisi 1996 yılında “Bottle Rocket”  ile ilk kez sahneye çıkmasından bu yana, her yapımı sonrasında ortalama izleyiciler arasında dahi artan bir görünürlük kazandı.

Ayrıca uzman, tanınmış, markalaşmış film yapımcılığından kaynaklı olarak -hem olumlu hem de olumsuz- derinlemesine birçok incelemeye tabii tutuldu. Özellikle sondan bir önceki film, 2014 yapımı “The Grand Budapest Hotel” ile, ABD genelinde geniş bir yelpazeye açıldı ve Anderson, film yapımına yönelik özel yaklaşımı ile gündeme geldi.

Öyleyse, 90’lardan günümüze Wes Anderson filmlerine özgü unsurları içeren bir rehber sunmak son derece faydalı olacaktır. Eğer onun renkli, hoşnutsuz hevesiyle henüz tanışıyorsanız, endişelenmeyin! Kariyerine ilk başladığı günden, muhtemelen kariyerinin bitimine dek sürecek olan Wes Anderson’ın filmografisinin temelleri konusunda emin ellerdesiniz.

TEKNİK HASSASİYET

Anderson’ın çalışmasının en göze çarpan yönüyle başlayalım: kameranın arkasındaki imzası. Belki de bu her şeyden çok, Anderson’un filmlerinin görünümünden kaynaklı bir ele veriş oluyor. Haliyle de “Rushmore”, “Fantastic Mr. Fox” veya “The Darjeeling Limited” filmlerinden herhangi birini izlerken, diğerini kimin yönettiğini anlamamanız imkansızdır.

Bu denli ayırt edilebilir Anderson ürününün oluşumuna katkıda bulunan birçok faktör var. Bu sadece “ya o ya da bu” diye nitelendirilemez. Bir yapımı, Wes Anderson filmi yapan şey; yalnızca çekim yapma, görüntü oluşturma veya setlerini (ve tabi ki karakterlerini) süslemesi değildir. Bir yapımı Wes Anderson yapımı yapan, daha çok bu ayrıntıların hepsini ve daha fazlasını bir bütün haline getirme şeklidir.

Bu bakımdan, bu bölüm, aslında hepsi aynı üstadın şemsiyesi altında ele alınmış, birden fazla alt kategoriye ayrılabilir. Birini dahi çıkarırsanız, kaçınılmaz olarak diğerlerinin etkisini ve vasfını da değiştirirsiniz; çünkü Anderson, o klişe tabirle, parçalarının toplamı olan filmler yaratıyor.

TEKNİK HASSASİYET: BÖLÜM 1

TAKİP ÇEKİMİ

Anderson’ın teknik cephaneliğinde en çok kullanılan silahı ele alarak başlayalım: Takip Çekimi. Raylara bir kamera yerleştirin ve soldan sağa, sağdan sola ve geriye doğru kaymasını sağlayın. Bu, hareket ile aksiyon yaratan bir tekniktir ve Anderson filmlerinin düpedüz iç karartıcı olsalar bile, canlı hissettirmelerini sağlayan özelliğin büyük bir parçasıdır.

Anderson ilk olarak “Rushmore”da – özellikle çığır açan akvaryum sahnesinde – bu tekniğe olan eğilimini geliştirdi ve o günden beri “Moonrise Kingdom”dan “The Grand Budapest Hotel”e kadar geçen, sayısız anda yoluna bununla devam etti.

Takip çekimleri Anderson filmlerine ivme kazandırmanın olmazsa olmazıdır ve belki de prodüksiyona getirdiği en önemli gelişmedir. Ancak ona göre kameranın önüne koyduğu şey, neredeyse kameranın kendisi ile yaptığı şey kadar önemlidir.

TEKNİK HASSASİYET: BÖLÜM 2

SİMETRİ

Tıpkı takip çekiminde olduğu gibi, Anderson’ın tüm çekim kompozisyonlarındaki köklü simetri aşkı zamanla şekillendi. Bu özelliğin izleri elbette ki ilk filmlerinin hepsinde görülebilir; ancak günümüze bakıldığında bu ilk zamanların masum takıntısı, tamamen çığırından çıkan bir manyaklığa dönüştü.

Wes Anderson resmen kamera karşısındaki nesne ve karakterlerin simetrik olarak dizilişine ve doksan derecelik bir çekim açısı oluşturma içgüdüsüne karşı koyamaz hale geldi. Bu özellik “Bottle Rocket” ve “Rushmore”da ortaya çıkıyor; ancak “The Royal Tenenbaums”daki sahnelere göz attığınız takdirde, fark edilir bir biçimde gittikçe yaygın hale geliyor.

Bazıları Anderson’ı tanınır hale getiren tekniklerden biri olan ve muhtemelen Stanley Kubrick hayranlığından kaynaklanan bu simetri felsefesine karşı tartışmalar ortaya atabilir. Fakat Anderson için simetri, onun imzasının çok gerekli bir parçasıdır.

TEKNİK HASSASİYET: BÖLÜM 3

PATTERN VE RENKLER

Tenenbaum evinin oturma odasını kaplayan sade halıda veya Felicity Fox’un elbisesini süsleyen küçük, kırmızı elma dökümlerinde; önceki iki bölümün üzerine çekilen bir cila olarak pattern ve renk patlamaları Anderson için keskin çizgilerdendir.

Özellikle “Grand Budapest Hotel”, Anderson’ın pattern sevgisini yeni bir seviyeye taşıyor. Filme adını veren otelin lobisindeki mobilyalardan pattern’lar çıkarıyor ve kasıtlı olarak yaprak dökmeyen bir düzenlemeyle, otelin üzerine oturduğu dağın tepesini aydınlatıyor. Bu sayede de Anderson’ın şu ana kadarki en canlı filmi ortaya çıkıyor.

Fakat elbette gerek “The Life Aquatic With Steve Zissou”nun okyanussal mekânlarında, gerek “The Darjeeling Limited”ın Hint mahallelerinde, gerek de “The Royal Tenenbaums”un kentsel sınırlarında -alternatif olarak daha sessiz ve daha görkemli tonlarla çalışarak- bu iki özelliği de her zaman derin ve belirsiz kalıplar eşliğinde kullanmaya devam ediyor.

YİNELEYEN OYUNCU KADROSU

Anderson, film çekmeye başladıktan sonraki yaklaşık yirmi yıllık süreç içinde, birçok projesinde sürekli olarak karşımıza çıkan düzenli bir oyuncu topluluğu oluşturmayı başardı.

Bu topluluk büyük yetenekler ile dolu olsa da; Anderson’ın filmlerinden biri dışında hepsinde rol alan Anjelica Huston ve Bill Murray, listenin en kıdemli oyuncuları olarak gruba liderlik ediyorlar. Wilson Kardeşler (Luke, Owen ve hatta Andrew), Willem Dafoe, Jason Schwartzman, Adrien Brody, Eric Chase Anderson (Wes’in küçük kardeşi), Michael Gambon, Jeff Goldblum, Wallace Wolodarsky, Brian Cox ve daha birçokları da onlara eşlik ediyor.

Bu oturmuş isimlere rağmen Anderson kadrosunu kurmaya yine de devam ediyor. Edward Norton, Tilda Swinton ve Harvey Keitel, son iki girişiminde birlikte etiketlenirken; “The Grand Budapest Hotel”le “The Host” yıldızı Saoirse Ronan’ın yanı sıra yeni yüz Tony Revolori’yi; “Moonrise Kingdom”la da Kara Hayward ve Jared Gilman’ı izleyicileriyle tanıştırdı.

AİLE HER ŞEYDİR

Öyle ya da böyle, aile Anderson’un anlatmayı seçtiği her hikâyenin merkezindedir. Tarzının, tekniğinin, aynı oyuncuları tekrar tekrar kullanmasının ötesinde; işlevsiz görkeminin hepsinde filminin tonunu ve atmosferini tanımlayan şey ailenin çekim kuvvetidir.

Ailesel uyumsuzluğa dair Anderson’ın şimdiye dek yaptığı en iyi egzersiz “The Royal Tenenbaums” oldu. Bu; ebeveynler ve kardeşler arasındaki kavgalarla başlayan, çoğunlukla isimsiz Tenenbaum patriğinde geçen ve hakkıyla elde edilmiş uzlaşmalar serisiyle biten bir filmdir.

Fakat ailenin, çatışma olmasa da, “Fantastic Mr. Fox”, “The Darjeeling Limited” ve “The Life Aquatic With Steve Zissou” gibi diğer filmlerinin de kalbi olduğunu göreceksiniz. Hatta yakından baktığınızda, “The Grand Budapest Hotel”in bile aile çekişmesi etrafında döndüğünü fark edeceksiniz.

NOSTALJİ

Anderson’ın yolunu diğerlerinden daha fazla saptıran bir eleştiri varsa, o da geçmişe olan aşkıdır. Bunu atlaması zor; zira Fransız Yeni Dalgası, Orson Welles veya J.D. Salinger’ın literatürüne atıfta bulunmasından da hallice; Anderson, geçmiş zamanlar için belirgin bir yumuşak noktaya sahiptir.

Nostalji, çalışmalarına dair başka şekillerde de büyük ölçüde bilgi verir. Eski çağlara ve kültürlere köklü bir düşkünlükle çekilen filmlerine bu denli bağlı olan tek kişi o değil; karakterlerinin birçoğu da onun gibi bu antikalara aynı eğilimi gösterir.

“Moonrise Kingdom” ve “Grand Budapest Hotel”, nostaljinin Anderson’ın planlarını nasıl şekillendirdiğinin en önemli iki örneği olabilir, ancak “Rushmore” ve “The Royal Tenenbaums”un karakterleri bile (diğerlerine kıyasla) geçmişe özlem eğilimindedir.

ZAMAN KAVRAMI

Anderson’un nostaljisine bağlı olarak, tüm filmlerinin döneminin özneleri, bireysel ilgi talep edecek kadar önemli.

Belki de nostaljiye olan kişisel bağlılığının nihai görüntüsünde, Anderson’ın filmlerinin hepsi günümüzden önceki dönemlerde gerçekleşiyor. Ya da en azından hepsi öyle görünüyor; zira “Rushmore”, “Bottle Rocket” ve “The Royal Tenenbaums” gibi filmler sonraki çabalarına ve olgun yapımlarına kıyasla, belki de pratik açıdan bakıldığında çok daha modern zamanları kapsıyor.

Ancak, zaman dilimini doğrudan onaylamamasına rağmen (örneğin “Moonrise Kingdom” ve “The Grand Budapest Hote”‘de olduğu gibi), tüm filmlerinde antik bir parlaklık var. 2014 yılında bir Wes Anderson film seti hayal etmeyi deneyin; gerçekten zorlayıcı.

TÜKETİM

Anderson’un filmleriyle derinlemesine çalışmaya başladığınızda, hepsini bir araya getiren ve ayırt eden daha da yaygın olan konuları bulacaksınız. Bir filmden diğerine kahramanlar arasındaki bağlantılar; “The Magnificent Ambersons”, “Jules and Jim” gibi filmlere ve daha pek çok şeye göz kırpışları fark edeceksiniz. Eğer Wes Anderson dünyasına dalmaya yeni başlıyorsanız; onu, karakterlerini ve anlatılarını neyin tetiklediğini anlamak için mutlaka bilmeniz gereken şeyler yukarıda bahsedilenlerdir ve onun hikâyelerini mümkün olduğunca verimli tüketmeniz için oldukça yol kat ettirici köşe taşlarıdır.

Nereden başlayacağınızı merak ediyorsanız, “Bottle Rocket” ve “Rushmore”, Anderson’ın şimdiye dek oluşturduğu stil ile deneyim edinmemiş izleyicilere daha aşina gelebilecek bir duyarlılık arasında denge kuran en iyi iki atlama noktasıdır. Alternatif olarak, belki de Anderson’ın şimdiye kadar yaptığı en “Wes Andersony” filmi olan “The Grand Budapest Hotel” ile de bu deryaya hemen dalabilirsiniz.

Related posts

Beyaz Perdenin Birbirinden İddialı 7 Gömleği

mervesenver

Battle of the Sexes

Batuhan Bağatır

Yazarlar ve Sigaraları

Batuhan Bağatır

Leave a Comment

%d blogcu bunu beğendi: